Vecihi Timuroğlu'nu anısına saygıyla            Hoca, Nereye? ...                                       
 
     Onu Türkiye Yazıları Dergisi’nde tanımıştım. Yüreğini ortaya koyan yazılarını, şiirlerini hayranlıkla okumuştum. 1977’de yazdığı “Tuna’dan Daha Mavi” adlı uzun şiirinin bir bölümünde Cumhuriyeti betimlediği dizeleri beni derinden etkilemişti:
 
          “1923 sevdalar sürgünden dönmüştür
           Yıldızlar sedirlerden göklerimize çekilmiştir
           Güller iki memen arasına sokuşur
 
           Tarihi temize çekiyoruz
           Suyunu almış şafaklarla
           Üzümü şaraba vurmadan
           Koşuyoruz Orta Doğu’dan daha at
           Savaşıyoruz Viyana’dan daha yiğit
           Sevişiyoruz Tuna’dan daha mavi…”
 
     2004’de Kuşadası Öykü ve Şiir Günleri’ne konuşmacı olarak davet ettiğimde karşılaşmış, dostluğumuz ölümüne kadar aralıksız sürmüştü. Vecihi Timuroğlu; 1927’de Sivas’ın Kangal ilçesinin Körpınar köyünde doğmuştu. Ailesi, Tunceli’nin Ovacık ilçesinden, Munzuroğulları aşiretindendi. 1950’de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Edebiyat Bölümü’nü bitirmişti. Ankara’da lise öğretmenliği, müdürlük Bakan Danışmanlığı yapmıştı. Ankara Atatürk Lisesi müdürü görevindeyken emekliye ayrılmıştı. 1942’den bu yana yazın hayatı içindeydi. Sayısız şiir ve düzyazı kitapları vardı. Ödüllerle onurlandırılmıştı. Güçlü bir hatipti…
     Sonra dostluğumuzu içki masalarında sürdürdük. Hemen her konuda konuşurduk.
     Orhan Burian’ın 1947 Mart olayları sırasında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye yazıp yolladığı mektubunu, düşünce arkadaşı Vedat Günyol’u anlatırdı. İnsanlık tarihinin aydınlanma dönemi Rönesans’dan söz açar, İslam dünyasının kendi Rönesans’ına erememiş olmasının acısını çektiğini söylerdi. Atatürkçülüğü nasıl algıladığını, Rönesans’la arasında nasıl bir koşutluk gördüğünü uzun uzun dillendirirdi. Yerleşmiş kanılarla yetinmeyip yanılmayı da göze alarak doğruyu kendi kendine arayan bir hafızası vardı. Tertemiz bir çocuk gibiydi, hep iyimserdi. Savunduğu düşüncelere inandığı, gizli bir maksadı olmadığı, bir çıkar arkasından koşmadığı hemen anlaşılırdı.
     Devrimciydi…
     “Sosyalist doğulmaz, yaşanır, işçi sınıfı kendisini iktidara hazırlamalıdır” derdi. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin irfan yuvası olduğunu söyler, Behice Boran’ın üniversiteden nasıl kovulduğunu anlatırdı.Halil İnalcık’ı yakından tanımış, sevmişti. Muzaffer Şerif, Niyazi Berkez, Behice Boran, Pertev Naili Boratav hocalarıydı. Onlardan feyz almıştı. Ders verdiği kürsü kaldırılınca 1952’de Fransa’ya giden Boratav’la dostluğunu koparmamış, Paris’e gittiğinde onunla da buluşmuştu. Şanzelize’de nasıl çılgınlar gibi dolaştığını, Cannes’da plaja gittiğini ünlü yıldızlarla beraber yüzdüğünü anlatmıştı.
     26 Ekim 1951’e dayanan Menderes iktidarının TKP üyelerini derdest etme girişimini yaşamıştı. Komünist Tevkifatı’nın önde gelen isimleri Ruhi Su, Sıdıka Su, Aclan Sayılgan, Kemal Bekir, Ulvi Uraz gibi sakıncalı isimler arkadaşıydı. 1950 seçimlerinin ardından grev ve sendika kurma hakkını tanıyacağını söyleyen ancak bunu yerine getirmeyen DP iktidarına ve hızla kapitalistleşen Türkiye’de artan sömürüye karşı direnmişti. Sokaktaki simitçiden, kürsüdeki profesöre kadar herkesin dostuydu.
     Çarşamba günleri Kızılay’daki Tavukçu Lokantasında bir araya gelirdik. O günün sabahında arardı: “Selim Can, 2’de… Ahmet’e hatırlat.” “Tamam Hocam…” Lokantaya ilk o gelirdi. Ardından Ahmet Say’la ben, Ahmet Yıldız, Şemsettin Dermez, Tuncer Uçarol ve birçok yazın emekçisi… (adını unuttuklarım beni bağışlasınlar) Kimi zamanlar bayanlar da konuk olurlardı birlikteliğimize.
     Masanın en ucunda oturur, sırtını duvara yaslardı. Garsonundan komisine kadar herkesi isimleriyle tanırdı. Rakı masamız katılımcılar açısından zengin, mezeler açısından fakir sayılırdı. Hep aynı menü gelirdi masaya: Beyaz peynir, kaşık salata, barbunya pilaki ve cacık… Hoca ilk tur rakılarımızı kuyumcu titizliğiyle dağıtır, ardından “Muratti” paketine uzanırdı. Kehribar renkli filtreli ağızlığına sigarasını özenle yerleştirir, kullan-at çakmağıyla yakardı. İlk yudum rakısına ilk nefes dumanı eşlik ederdi. “Bakın, durum iyi değil…” diye söze başlardı. Sürüklediği konu masadakileri heyecanlandırır, herkes görüşünü, düşüncesini özgürce söylerdi. Genelde Ahmet Say ve Tuncer Uçarol hocanın sözünü keserdi. Tartışmalarımız komşu masada oturanların da ilgisini çeker, birlikte, düzeyli, çok katılımlı bir açıkoturum oluşurdu meyhanede. Sıra ödemeye geldiğinde, Hoca garsona sağ elinin işaret parmağıyla boşlukta yazı yazarak, hesap istediğini belirtirdi. Rakıyı dağıttığı gibi hesabı da kuyumcu titizliğiyle pay ederdi: “20’şer…”
     Uzun yürüyüşün derin soluklu devrimcisiydi Vecihi Hoca. Ne badireler yaşamış, ne badireler atlatmıştı. Oğlu Kürşat’ın Hamburg’da öldürülmesi, kızı Semin’in amansız bir hastalığa yakalanıp yaşamını yitirmesi kolay katlanılır şey değildi. Evlat acısını içine gömmüştü. Acısını bal eylerdi.
     Hoca, Arif Damar, Kemal Bekir ve Fikret Otyam’la birlikte 2007’de Kuşadası Öykü ve Şiir Günleri’nin onur konuğu olmuştu. “Yazınsal Gerçeklik Üzerine Bir Deneme” konulu konuşmasında bize Fuzuli’nin üzerinde pek durulmayan bir beytini okumuş, çözümlemişti:
 
          “Hem visâli olur od cânıma hem hicrânı
           Bir aceb şem’ ile düştü ser ü kârım bu gece…”
 
     2012’nin Şubat ayıydı… Yine sabahın erken bir saatinde aramıştı: “Selim, rahatsızım evden çıkamıyorum, kitabı nereye göndereyim?” “Hocam” demiştim, “Siz zahmet etmeyin, ben Ahmet Say Hocam’la Şemsettin Dermez Hocam’ı da alır size gelirim…”
     Yolda bir 70’lik almış, Eryaman’da Eston Sosyal Konutlar’nın en ucundaki binanın üst katındaki evine gitmiştik. Bir oda bir salon evin duvarları kitap raflarıyla donatılmıştı. Pencerenin önü, yazı masasının üstü silme kitap doluydu. Kalan küçük bir boşlukta “laptop” bilgisayarla yanında bir cep telefonu vardı. Oysa o güne kadar ne cep telefonu ne de bilgisayar kullanmıştı. “Hocam, hayırdır!” demiştim, “teknolojiyle donanmışsınız!” Gülmüş; “Bu kadar dayanabildim” demişti. “Muzaffer İlhan Erdost, Bilge, Devrimci, Erdemli, Dost, Dirençli” adını taşıyan kitabını ikram ettiği birer kadeh rakı eşliğinde adımıza imzalamıştı: “Esen Su-Selim, her zaman dost, her zaman özlem, sevgilerimle. 26.2.20012, Vecihi Timuroğlu.” Bu Hoca’nın yazdığı son kitaptı. 353 sayfalık kitabın son cümlesi şöyleydi:
     “Ezilen ve sömürülen halkına ölümsüz kardaş armağan etmiş devrimci bilgeye, seksen beşinci yaş gününde özgür ve bağımsız bir Türkiye diliyorum. Buluşur muyuz?!”
     Aklında, gönlünde, hayalinde hep tam bağımsız Türkiye vardı; Cumhuriyetin, Ulus Devletin ilkelerini korumak ve kollamak vardı…
     Yalnız yaşıyordu, solunum sorunu ilerlemiş, kendisine yetemez olmuştu. Yıllardır yanında yer alan, her derdinde yardımına koşan Uğur Hanımın izdivaç teklifini kabul ederek hayatını onunla birleştirmişti. Eşim Sultan Su ve Mehmet Aydın Hocamla Ankara’ya yakın Kazan ilçesinde Kaymakamlığın bitişiğindeki apartmanın zemin katındaki yeni evine ziyarete gittiğimizde yaşama direndiği fark ediliyordu.
     Son olarak, ölümünden bir ay önce, Kuşadası’ndan telefon açmış, Kurban Bayramını kutlamıştım. “Selim Can, iyi değilim,” demişti. Sesi kısık, pusluydu…
     Acı haberi kısa mesajla gelmişti: “Vecihi Timuroğlu’nu kaybettik.” Bir anda dünyalar başıma yıkılmıştı sanki. Donup kalmıştım. İletiyi bir daha, bir daha okumuş, inanmak istememiştim.
     Kocatepe Camii’nden uğurladık Hocamı. Gerçek dostları yanı başındaydı. Tanıtım yaftasının dışında üzerinde hiçbir şey bulunmayan tabutuna eğildim, içimden haykırdım:
     Hoca, nereye? …
 
     Anısı önünde sevgi ve saygı ile eğiliyorum.
 
 
                                                                                                                                                                   Selim Esen, 27.10.2014
                                                                                                                                                Afrodisyas Dergisi’nde, Ocak 2015’te yayınlandı