Siyah Bir Güldür Ölüm
 
Vecihi Timuroğlu Anısına Bir Yazı;
 
     Keşke bir varmış bir yokmuş diye anlatabilseydim. Neredeyse kırk yıl geçmiş aradan. Ülkemizin bugün içinde bulunduğu durum, o zor günleri hiç de atlatamadığımızı gösteriyor, ne yazık ki…
 
     Şubat 78 günleri, 29 yaşımdayım. Ankara Atatürk Lisesine İngilizce Öğretmeni olarak atanalı henüz bir yıl olmuş. Hoş oraya da, İncesu Lisesinden sürgün gelmiştim. Çünkü genç bir öğretmenin pat diye böylesine büyük köklü bir liseye atanması olası değildi.
 
     O yıllarda bir öğretmenin sürgün edilmesi için TÖB-DER üyesi olması ve demokratik çağdaş eğitimi avunması yeterli bir sebepti. Benim bur suçum daha vardı, her gün sabah erkenden öğretmenler odası masasının üzerine bırakılan Zaman Gazetelerini ortadan kaldırırken yakalanmıştım.
 
     Yeni okulum Atatürk Lisesi ünlüydü. Adı, ülkücülerin kalesi olarak çoktan nam salmıştı. Bülent Ecevit bile bir ziyaret için geldiğinde okul bahçesinde kurşunlanmıştı da, rastlantı olarak kurtulmuştu.
 
     Atama emrimi alıp göreve başlamak üzere okula geldiğimde gördüğüm manzara karşısında korkmadım desem yalan olur. Okulun giriş koridorundaki devasa duvarlara resmedilmiş bozkurt resimleri, “Tanrı Türk’ü Korusun” gibi kimi duvar yazıları, Emine Işınsu, Gün Sazak gibi konuşmacıların konferans duyuruları karşımdaydı.
 
     Bizler 68 gençliğiydik. Kendimizi demokrat, devrimci, yurtsever öğretmenler olarak tanımlıyor, bu yüzden Atatürk’ün öğretmenleri olarak ülkemizin bağımsızlığının tehlikede olup olmadığı konusunda duyarlıydık.
 
     Ülkemiz 12 Mart zokasını yemişti. Amerikancı yönetimler çoktan Türkiye’yi gerici kuşatma altına almışlardı.
 
     Toplumsal ayrışma önlenemez boyutlardaydı. Sistemin hoşgörüsüyle güçlenen ülkücüler “Komünizmi ezme” mantığıyla sol ve demokrat kesimlere yönelik saldırılarını alabildiğine sürdürüyorlardı. Sistemin “sağ-sol” çatışması diye nitelediği bu saldırılar tüm 1970’li yıllar boyunca sürdü. Türkiye’nin yetiştirdiği en değerli bilim insanları, sendikacılar, gazeteciler, öğretmenler ve siyasetçiler yüzlerce insan öldürüldü. Normal sıradan insanların bile mal ve can güvenliği kalmamıştı.
 
     Söylentilere göre, ülkücülerin kalesi olan yeni atandığım Atatürk Lisesi yatakhanesinde de cinayetlere adı karışmış veya cinayetten mahkûm olup halen aranan, kaçak ülkücü militanlar varmış. O yıllarda CHP’li milletvekilleri de mecliste bir cinayet örgütü var. Bu gizli örgütte kaçak ülkücü militanları görevlendiriyorlarmış diye.
 
     Duyumlar böyleyken okulda eğitim ve öğretimin varlığından söz etmek elbette olası değil. İster öğretmen olsun, ister öğrenci görevlilerde dâhil herkes can derdindeydi. Tanık olduğum bir olayı anlatayım; sınıftayım. Militan bir ülkücü, öğrencilikle hiçbir ilgisi yok, sınıfın kapısını tekmeyle açtı ve dilediği öğrenciyi çağırıp götürdü. Nereye? Yatakhaneye. Ne için? İşkence için. Suçu ne? Ya bildirilerini dağıtmamıştır ya da aralarına katılmayı reddetmiştir.
 
     Yalnız sınıflar mı, öğretmenler odası da basılıyordu. Her kimse öğretmenin karşısına dikilip istediği notu söyleyip basıp gidiyordu. Gerisini öğretmenin kendisi biliyordu. Bir gün, yine böyle bir olay karşısında itiraz eden bayan edebiyat öğretmeni arkadaş yediği tokatla yere yıkılmış, korkudan hiç kimse yerinden kalkamamıştı. Nasıl olduysa ben, adamı giderken arkasından yakalayıp tırnaklarım ve kalemimle bayağı saldırıp yaralamıştım. Okulda her an bir cinayet bir saldırı olacak havası egemendi. Bütün bu olanlar 2. MC koalisyon hükümetinin gözleri önünde oluyordu.
 
     12 Mart sürecinde, 27 Mayıs Anayasası değiştirildiği ve gerici uygulamalara uygun ortam sağlandığı için MC hükümetleri 1960’lı yılara göre çok daha rahat hareket ediyordu. Nihayet.
 
     1978 yılı başında Adalet Partisinden geçen 11 milletvekili ile Ecevit yeni bir hükümet kurmuştu. Bizim için de yeni bir umut doğmuştu. Milli Eğitim Bakanlığına Necdet Uğur, İçişleri Bakanlığına da İrfan Özaydınlı atanmıştı. Artık cinayetler son bulacak, okullarda da rahat eğitim öğretim yapabilecektik.
 
     1977 – 78 Öğretim yılı yarıyıl tatiline girdiğimizde ülkemizin ve okulumuzun durumu buydu. Heyecanla bekliyorduk. İkinci yarıyılda bizleri neler bekliyordu. Derken bir Pazar günü sabah kapı çalındı. İlerici öğretmen arkadaşlardan biri okuldan haber getirmişti. Yeni atanan okul müdürümüzün bizleri göreve çağırdığını söyledi. Kendisiyle çalışmak isteyen ilerici demokrat arkadaşlarla derhal işe başlayacakmış. Acaba kabul eder miymişim? Soru buydu.
 
     Elbette, bütün sıkıntıları çeken biz değil miydik? Gerici faşist baskılardan kurtulmak istemiyor muyduk? Dahası, ülkemizin geleceği söz konusuydu. Çarçabuk hazırlandım ve arkadaşımla birlikte yola koyulduk. Ama merakımdan çatlayacağım, yeni okul müdürümüz kimdi? Rıza demez mi; “Şair, yazarmış. Adı da Vecihi Timuroğlu. Zamanın önde gelen edebiyat dergilerinde de yazıları yayınlanıyormuş”.
 
     Tanımıyorum, kötü olmuştum. “Hay Allah! Rıza, bunu iyi söylemedin. Şimdi böyle bir ortamda edebiyatçının sırası mıydı? Bırak Allah Aşkına. Şairden yazardan adam mı olur” dedim. (Bütün şair ve yazarlarımızdan teker teker bağışlanmamı diliyorum). Bunlar benim umutsuzluğa kapılıp kızgınlıkla söylediğim sözlerdi. Çünkü kavga zamanıydı. Zarif bir edebiyatçıyla ne yapılabilirdi ki? Okul baştan aşağı perişanken, odasında Müdür Vecihi Timuroğlu bizleri bekliyordu. En son ben gelmişim. Diğer arkadaşlar işbaşı yapmışlar bile. Masasına yaklaştığımda derhal ayağa kalktı ve yüksek bir ses tonuyla “Ben Vecihi Timuroğlu” dedi ve tokalaştık. Çekinerek kendimi tanıttım. Yolda sarf ettiğim sözlerin hepsi ters takla oldu. Bugüne kadar bu nitelikte bir insanla karşılaştığımı anımsamıyorum. Karşımdaki insanın çok özel biri olduğunu anlamıştım. Gür saçlı, dik başlı, saniyesinde yanındaki insanları etkisi altına alan bu çatık kaşlı, asık suratlı adam bir o kadar da zarifti. Fazla zaman kaybetmek istemiyordu. Görevlerimin ne olduğunu anlattı ve teşekkür etti. Heyecanlanıp, şaşırmıştım. Yüreğim serinledi, içim birden umut ve sevinçle doldu. İlk iş, okulda kayıtlı fakat devam etmeyen öğrencilerin listesini çıkarttık. Bu öğrencilerin okulla ilişkileri kesilecekti. Daha sonra okul duvarlarındaki siyasi içerikli yazı ve resimleri hep birlikte büyük bir sevinçle indirdik. Artık bembeyaz badanalanmış duvarda, herkesin görebileceği bir yerde tek bir yazı vardı:
 
     Atatürk’ün “BAĞIMSIZLIK KARAKTERİMDİR” ünlü vecize sözü.
 
     Yatakhaneler elden geçmiş, işkence yapılan odalar inanmayanlar için televizyonlarda görüntülenmişti. Artık okulumuz ikinci yarıyılda eğitim ve öğretime hazırdı. Fakat bu arada bütün bu direktifleri veren okul müdürümüzün canı tehlikedeydi. Kaldığı lojman ve okul binamız sürekli kurşunlanıyordu. Varsın olsundu. Müdürümüzün tek derdi vardı; eğitim ve öğretim. Amacı; öğrencilerini bilimin rehberliğindeki demokratik, çağdaş eğitimle buluşturmaktı. Her gün, bu konuda biz öğretmenlerin ve öğrencilerin üzerinde farkındalık yaratmak konusunda ustaydı. Vecihi Timuroğlu klasik bir öğretmen değildi. Yöneticiliğini ve öğretmenliğini bir eyleme dönüştürmüştü. Bu yüzden okulumuz çok kısa bir süre içinde yalnız eğitim ve öğretimde değil, kültür ve spor alanında da üst düzey başarıyı yakalamıştı. Okulun nabzı artık doğru atıyordu. Okul müdürümüz her an her yerdeydi. Zamanın doğru kullanılmasını, ders programlarının konu ve içeriklerinin en yalın ve etkin bir şekilde öğrencilere aktarılmasını sürekli denetliyordu. Bu süreçte bizler, yani öğretmen ve öğrenciler sorumluluğun, çalışmanın, disiplinin ne demeye geldiğini, ihmalinin asla affedilemeyeceğini kusursuz öğreniyorduk. Başarının sırrının katı bir disiplin içinde çalışmaktan geçtiğini biliyorduk. Ama uygulamasını bize Vecihi Timuroğlu gösterdi.
 
     Aşk neydi? Ülkeni, yurdunu, insanlarını koşulsuz sevmek miydi? Cesaret miydi? Doğru bildiğin düşünceden bir an olsun sapmamak mıydı? Topyekün hocamıza aşıktık. Gerçek bir konuşma ustası olan Vecihi Timuroğlu’nun sohbetlerini kaçırmaz olmuştuk. Bu gibi konuşma ortamlarında bilge kişiliğinin yanı sıra diyalektik materyalizmin belirlediği ufkunda, çağıyla hesaplaşan bir aydın tavrını görürdük. Derken, Nesimi’den bir şiir okur, sonra Nesimi’nin asıl öldürülme nedeninin şiiriyle siyasal iktidarın resmi görüşüne aykırı bir dünya görüşünün halka yayması olduğunu kendisinden öğrenirdik.
 
     Dinci ve antilaik anlayışın insanı köleleştirdiğini, cumhuriyetin kuldan yurttaş yaratmak amacı taşıdığını her zaman savunmuştur. Tarihi yorumlarken belleklerimizde kalacak vecize gibi sözlerle konuşmasını zenginleştirirdi. 7 Şubat 1600 günü Roma’nın Campodei Fiori alanında halkın önünde yakılarak öldürülen Bruno’nun yakıldığı alanın en güzel köşesinde dünyanın tüm ünlü bilim kurullarının katkıları ve desteğiyle, heykeli dikildiğini ve bu heykelin tarihin tüm tanrılarının yontularından daha onurlu ve daha görkemli bir yontu olduğunu coşkuyla anlatırdı.
 
     Konu edebiyatsa eğer, geçmiş edebiyatı bir tarih özeti gibi değil, değişim ve gelişimlerin toplumsal bireysel nedenlerini açıklayarak anlatırdı. Cumhuriyet edebiyatının kuruluşunu, tarihsel dönüşümlerin edebiyatı nasıl dönüştürdüğünü, temel kavram ve akımları, konusunu çok iyi bilen bir yazar olgunluğu ve dinginliği içinde anlatırken, ben de büyülenmişçesine konuşmanın bitmemesini dilerdim.
 
     Vecihi Timuroğlu konuşurken not tutmak isterdim, ama sürdüremezdim. Çok geçmeden bir de bakardım, kalem elimde kalmış, onu seyrediyorum.
 
     Bir seferinde, Dursun Akçam’ın Kafdağı’nın Ardında romanını okumuştum. Romanı nasıl değerlendirmemiz gerektiğini sordum. Amacım keyifli bir söyleşiyi sürdürürken de bir romanın nasıl ele alınıp irdeleneceğini öğrenmekti.
 
     “Güzel” kavramından başladı. Sokrat ve Platon’dan yola çıkarak “Güzel”in tanımının olanaksız olduğunu, “Güzel”le “Çıkar” arasında ilişki olmadığını, Aristoteles’in bilimsel düşünceye daha yatkın olduğu ve “Güzel” kavramında üç ögeyi öne sürdüğüne değindi.
 
     Bu üç ögeyi merak ettiğimi anladı ve devam etti. Özne, sanatsal bir üründe, önce düzen algılar. Düzen kavranınca, yapıtın orantılı olup olmadığı dikkati çeker. Sonra belirlenmiş bir sınıra varılır. Bakışım, oran ve düzen “Estetik Düşünü”nün matematiksel bir özü olduğunu gösteriyor. Yazınsal olarak güzel olan, öncelikle dilsel bir sorundur. Birçok düşüncenin elverişli aracı olan, ama uygun bir terimle adlandırılamayan, dil tarafından tüm içeriği özümsenip anlaşılır biçimde yansıtılamayan imgelem gücünün temsilidir.
 
     Sonra Dursun Akçam’ın Kafdağı’nın Ardında romanına geldik. Romanda Türkiye’nin gelişme yasalarına göre yürüyüşü betimleniyor. Anlatıda gerekli düzen çok iyi sağlanmıştır öncelikle. Olaylarla kişiler arasında tam bir uyum vardı. Betimlemeler ve çözümlemeler, olaylar içinde dengeyi bozmayacak oranlarda özenle yerleştirilmiştir. Olayın başından sonuna değin, öznel olanla nesnel olan arasındaki nesneyi hiç sarsmamıştır. Bu teknik yapının yanında, romanın tüm kişileri, yaşam savaşı verirken kendi varlıklarının ögeleri ile özdeksel güçleri arasındaki anlaşmazlıkları ortadan kaldırmak için çaba gösteriyorlar, onları denkleştiriyorlar. Bu oranlama büyük bir dikkatle yapılıyor ve romanın estetik düzenini güçlendiriyor. Öznel olanla nesnel olan konu dışı bırakılarak, estetik birlik sağlanmıştır. Her nasılsa bu söyleşimizi not etmiştim. Benim de zor anladığım bir konuydu.
 
     Vecihi Timuroğlu her gün en geç sabah saat 05.00’te masasının başındaydı. Okurdu, yazardı. Okurdu, yazardı. Okurdu, yazardı. Sabah kahvaltısını saymazsak ta ki 03.00’lere, 04.00’lere kadar tek derdi vardı; çağın gerisinde kalmamak. Dinci, anti-laik anlayışın insanı köleleştirdiğini, özgür düşünemeyen bireylerle çağdaş bir toplum yaratılamayacağını, cumhuriyetin kuldan yurttaş yaratmak amacı taşıdığını her zaman savunmuştur.
 
     Son günlerinde mümkün olsa tekerleri çamura saplanmış ülkesini tek başına da olsa çamurdan çekip çıkartmak istiyordu. Umutsuz değildi. Bin yıllık bir devlet geleneği olan, yüz yıl da olsa cumhuriyeti yaşamış ülkemizin parçalanıp yok olmayacağına inancı tamdı.
 
     Vecihi Timuroğlu’nu 23 Ekim 2014’te sonsuzluğa uğurladık. Anıları henüz çok taze, bir ömür boyu yaptıklarıyla örnek olmayı, yapıtlarıyla da ışıklandırmayı sürdürecek.
 
     Anısı önünde sevgi ve saygı ile eğiliyorum.
 
 
                                                                                                                                                             Aysel Çakır-Timuroğlu, 29.11.2014
                                                                                                                                                Üvercinka Dergisi’nde, Şubat 2015’te yayınlandı
İlgili Yayınlar