Vecihi Timuroğlu
 
1980’lerde Ankara’ya tayinim çıktıktan birkaç ay sonra Vecihi Bey’le başlayan tanışıklığımız ‘Hakka yürüdüğü’ 2014 yılına kadar eğilmeden bükülmeden devam etti. Size gönderdiğim kitaplarımın önsözleri de son sözleri de O’nunla başlar. Kürşat’ın katledilişinden sonra o beni oğlu gibi gördü, ben de babam olarak kabullendim. Kırmamaya, incitmemeye çalışarak yaşamındaki boşluğu doldurmaya özen gösterdim. Bizimkisi çoğu insanın bilmediği otuz beş yıla sığdırdığımız bir baba oğul ilişkisiydi.
 
1986 yılı 26 Şubat günü, Ankara her zamanki gibi dondurucu ve soğuktu. Kürşat’ın öldürüldüğü haberini alır almaz eşimle Vecihi Bey’in Sokullu da oturduğu eve gittiğimizde, güneş çoktan vedalaşmış akşamın karanlığıydı. Kürşat’ın cenazesi bekleniyordu. Zili çaldım, kapı da beklerken içeriden televizyonun sesi geliyordu. Bu kadar büyük bir acı karşısında nasıl davranacağımızı, ne diyeceğimizi düşünürken açılan kapıdan içeri girdiğimizde televizyonda çizgi filmi oynuyordu. Doğrusu o an içimden ‘nasıl olur, böyle kara bir günde televizyon da izlenir mi?’ sorusunu sormuştum kendime. Tam da o an yüzü bana dönük olan Vecihi Bey bakışlarımızdan tepkimizi anlamış olacak ki, “Oğul oğul, ne yapabilirsin, elden ne gelir, hayat devam ediyor” dedi ve yüzünü pencereye doğru çevirdi. Hayatın insana yaptığı en zalimce ve reva gördüğü bütün acımasızlığa karşı yine de direngen olmamız gerektiğine o an kendimi inandırmaya çalıştığımı hatırlıyorum. İki gün sonra Almanya’dan cenaze Türkiye’ye getirilmiş ve Karşıyaka mezarlığına defin edilmişti. ….
 
Vecihi Bey Sokullu da fazla duramadı. İkinci eşinden ayrıldıktan hemen sonra Eryaman’da Betontaş Blokları 21. Sokak 59/2 nolu eve taşındı. Yanılmıyorsam on yıla kadar tüm çalışmalarını burada sürdürdü. Fakat acılar bir türlü peşini bırakmadı. Simin’in böbrek yetmezliği hastalığı gün geçtikçe daha da ağırlaşıyordu. Tedavisi için Rusya’ya götürüldü. Beyin zedelendiği için duymadığını, Vecihi Bey’e yazıyla ifade ettiği sözlerini anlatmıştı bana: “Senin sesini/ Rüzgârın sesini/Suyun, kuşların sesini ve Mozart’ın müziğini duymak istiyorum.” Sonuçta bu illet hastalığa yenik düşen biricik kızı da 19 Kasım 1996 dünyadan göçmüştü. 20 Kasım günü Simin de Kürşat gibi Karşıyaka mezarlığında (birbirlerine ikişer metre uzaklıkla) soğuk toprağın koynuna girdi. O anı unutacağımı sanmıyorum, Vecihi Bey Simin’in mezarına toprak atarken bardaktan boşalırcasına gözlerinden yaşlar akıyordu...
 
Simin’in ölümünden bir süre sonra benden mezarın yapılması işini üstlenmemi istedi. Mezar taşına yazılacak dizeler önceden yazıldığını düşündüğüm sararmış bir kâğıtta yazılıydı. Ülkedeki siyasi havasıyla sıkıntılı günlerden geçiyordu. Mezar taşına bu dizeleri yazdırmamız halinde ilerde mezara bir saldırının yapılacağı ve tahrip edileceği endişeleri uykularımı kaçırmıştı. Kendisine bu durumu anlattığımda o an çok kızdığını anlamıştım. Bizim o taraflarda yürekli insana ‘çuval gibi yüreği var’ derler. Vecihi Bey Dersim’in çuval yüreklilerindendi. Haksızlığa hiçbir zaman boyun eğmedi. Fakat o an iyi biliyorum ki beni kırmamak için ‘Tamam, nasıl uygun görüyorsan öyle olsun’ dediğinde rahatlamıştım. O’nun bu yiğit ve yürekli yanını okurlarının dergilerden yayımlanan sadece bir iki yazıda okuyarak öğrendiklerini biliyorum. Örneğin, 1968 yılı On Kasım töreninde kürsüde Atatürk’ün Toprak Reformu’ndan söz ederken, vali, ‘…sen ne diyorsun in aşağıya’ dedi, O’ da valiye ‘Asıl senin Atatürk’ü dinlemeye hakkın yok, çık dışarı diye karşılık verdi. Valiyi yaka paça bahçeye attı. Bahçede kovaladı. “Vecihi Timuroğlu, (Evet ‘özgün’ bir adamdır, nev’i şahsına münhasır bir kişidir, denir ya.).
 
TDK’da (92 yılları) Said Sadi Danişmentgazioğlu bir üye vardı. Listeler düzenlemeye meraklı bir üye. Timuroğlu ile bir kavgasına tanık oldum. Vecihi bir yumrukta adamı yere sermişti. (Mustafa Şerif Onaran’la Ahmet Yıldız’ın söyleşisi. Edebiyat Eleştiri 92)”. “Artvin’de at koşturan ve adı ‘Şah’a çıkan Valiyi bile müdürü olduğu liseden kovabilen bir kişiydi, Timuroğlu. (Damar Sayı: 189, Aralık 2006” Evet, O’nun gizlisi saklısı, hatır gönül belası, çıkar için birilerine hoş görünme diye bir derdi yoktu. Olduğu gibi görünmek, söylenmesi gerekeni anında yüzüne söyleyen nev’i şahsına münhasır biriydi. Tanık olduklarımı bu yazıya sığdırmam olanaksız.
 
Dostlarına karşı vefalıydı, Cahit Külebi’nin hastalığı ve son günlerinde onu bir gün olsun yalnız bırakmadı. Ahmet Arif için “…garibim, hayatı Siverek’te kuzu güderek geçmiş, aşiret töresiyle yetişmiş birini Saraylarda büyümüş Nâzım’la karşılaştırmak ne kadar doğru olur, diyordu.
 
On yıl arayla gelen evlat acıları zor günler yaşattı Vecihi Bey’e. Vurgun yemiş bir babanın yüreğindeki acılar şiirlere, öykülere döküldü. Durmadan dinlenmeden yazıyordu. Hayatının bir gününü dahi boşa geçirmedi. Simin’in ölümünden bir süre sonra elindeki parayla Eryaman’da bir daireyi satın aldı. İki binli yılların başına kadar çalışmalarını bu evde sürdürdü. Bu daireyi “Simin Kütüphanesi” adıyla Eryamanlılara bağışlayacağını söylemişti. Sanımca ağır ekonomik koşulların getirdiği sıkıntılardan olacak ki bu daireyi satıp, Uğur’un da katkısıyla Kazan’da aldıkları eve taşındılar. Bu ülkede ne acıdır ki bütün yazarçizer ve sanatçıların hayatı üç aşağı beş yukarı bir birinin aynıdır! Böyle de olsa onların odaklandığı yer ne apartman ne saray, ne de para pul değildir. Onların derdi yazdıklarıyla ülkenin puslu derinliklerine ışık huzmesi düşürmeye çalışmaktır. Vecihi Timuroğlu da yurt sevgisiyle dolu, aydın, özgürlük sevdalısı, öfkeli ve duyarlı, hoşgörülü bir bilgeydi.
 
Ankara, 7 Kasım 2015 En içten selam, sevgi ve saygılarımla…
 
 
                                                                                                                                                             Midran Yokuş, 07.11.2015